Osmanlı Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şubat 2021 Pazar

1 FİLM - 1 KİTAP - 1 GEZİ

Şubat ayı finalinde;
bir film kısmında film değil ama Netflix'in yeni bebeklerinden bir 
dizi, bir kitap uyarlamasını izledim, aslında ilk olarak kitabı indirdim ve hiç yapmadığım bir şekilde aylık okuma planı yaparak Mart ayında okumaya karar verdim fakat sonra düşündüm de, ben ne zaman kitabı önce okusam film ya da dizisi hayal kırıklığı oluyor benim için, çünkü karakterleri başka canlandırıyorum kafamda sonra ekranda o canlandırmış olduğumun yerine başkasını görmek pek memnun etmiyor . Dedim ve serinin de 6 bölüm oluşu hemen izlenir etkisi verdi, tabii sosyal medyada anlatıla anlatıla bitirilemeyen kitap ve dizi övgülerinden de gına gelmiş olabilir. 
Ben de; dizinin hemen herkes sonunda ters köşe olduklarından bahsedince, dizi boyunca olasılık hesaplarımın biri bitip biri başlasa da son bölüme kadar kesin kararımı vermekten kaçınmıştım, bu kadar tinsel bir şey de beklemiyordum açıkçası, ben Gone Girl kıvamında bir şey beklemiştim, ki bence o film bu seriyi 2'ye katlar fakat bunun da gideri var, ve evet ne yazık ki çok büyük beklentiye gerek yok. :D

Gezilerimizde hala memleket dolaylarını tercih ediyoruz zira gidecek bir yerimiz yok, ya da her yere gidebiliriz neden olmasın, bugün tam da şu manzaradan sonra kar atıştırdı desem inanmayanlarınız olabilir, inanılmaz bir tecrübeydi bizim için de:) 16.000 adımla yine  uzakları yakın ettik :)


Kitap kısmında aslında bu ay ,henüz paylaşamadığım, bitirilmiş ve fotoğrafları draft kısmında yer bulmuş 6 kitap, bitirilip blogda yer almış; biri 2020 Ocağında başlanmış ve bu ay bitirilerek paylaşılmış, 1'i 2020'de bitirildiği halde bu ay paylaşılabilmiş bir seri başlangıcı ile 5 kitap şeklindedir hatta  5. kitabımız az aşağıdadır.


KAYI-I / AHMET ŞİMŞİRGİL
30. Baskı 2017

"Adaletin en kötüsü geç tecelli edenidir. "

İtiraf ettim bunu daha önce ama tekrar edebilirim sanırım, iyi bir tarihi bilici değilim hatta iyi bir tarih okuru bile değilim fakat ara sıra okumaktan, karıştırmaktan keyif aldığımı da inkar edemem. Aslını isterseniz bir edebiyatçının (kastettiğim kitap okumaktan hoşlanmak değil, edebiyatın ne olduğunu, nasıl geliştiğini bilmek istemek ya da edebiyat ile teması olmak iş ya da akademik anlamda) kesinlikle tarih bilmesi gerekir, fakat bize bu öğretilmez. Tarih ve edebiyatı iki farklı kol olarak gösteren/ gören kim varsa ciddi anlamda yanılıyor, eğer edebiyatı bilmek isterseniz tarihi, tarihi bilmek isterseniz edebiyatı genel olarak bile olsa bilmek zorundasınız. 
Çok mu ukalaca oldu, belki de, çünkü edebiyat bölümünü açıktan okumuş biri olarak söylüyorum bunu. Bir de edebiyat okumak isteyenler eğer baz olarak modern edebiyat okumayı sevmelerini alıyorlarsa bir daha düşünsünler derim.

Peki mevzuyu buraya nasıl getirdim, şöyle ki bütün bu edebiyat ve tarih birlikteliği inancıma rağmen, bir tarih kitabındaki olayların edebiyatçıların baz alınarak yazılması da enteresan geldi, yani hepsi olmaz sanki, haddim değil tabii bir Profesör eleştirmek ancak sanki bir tarih kitabı okumadım da masal kitabı okudum gibi oldum ben. Mesela maneviyata önem vermeyi de anlıyorum, insanların inandıkları dini hoş göstermelerini de, ancak tarih okurken birazcık daha realist olunmasını bekliyorum, en azından dil ya da ifade olarak. 

Ama bir başka açıdan bakarsanız, orta karar eğitimli bir kitle okusun diye, daha anlaşılır olsun diye, manevi hazzı düşünerek, inanç faktörü baz alınarak yazılmış olabilir . Bu açıdan beklentileri karşılayabilecek bir kitap olduğunu söylemekte fayda var ancak dediğim gibi nesnel bir tarih kitabı olduğunu düşünmüyorum, faraziyesi bolca geldi bana. 

Yine de kitapla kalın:) sağlıkla kalın:) 


Hoş kalın, hoşça kalın o halde :D


 

17 Mart 2020 Salı

TARİHİMİZDE GARİP VAKALAR- REŞAT EKREM KOÇU


Bu kitap ta bir Epub/Pdf olmasına rağmen ayrı bir post olmayı fazlasıyla hak ettiğini düşündüğümden bu şekilde paylaşılmıştır. 

Çok zaman önce İlber Ortaylı’ya tarih kitapları ya da yazarlarından kimleri okuyalım diye sordukları bir röportajda, Reşat Ekrem Koçu ile başlanmasını salık vermişti üstat. Buna istinaden Koçu’nun bir kaç kitabını indirmiş fakat bir türlü elim gidip okuyamamıştım.

Nihayet denk düşüp okumaya başladığımda ki kesinlikle enteresan bir kitabı ile başladığımı düşünüyorum, hakikaten de bugüne kadar ismini niye bu kadar az duyduğuma hayret ettim. 

Aşağıda alıntıladığım satırlar kitabın son sayfalarına eklenmiş enteresan bilgilerdir.

İçerisindeki vakalar ise alttaki iki fotoğrafta var. 

Çok enteresan, bazılarını duyduğumuz ama doğru mudur ki diye düşündüğümüz vakalar, geçtikleri yerler belirtilerek -Naima Tarihi, v.s.- anlatılmış. Bazılarını ben hiç duymamıştım, bu daha da güzel oldu. 

Dışarı zorunlu haller dışında çıkılmaması gerekiyor ise evde kitap okumak iyi gelebilir. Benim normalde de dışarı çıkmayı çok sevmediğim göz önüne alınacak olursa bu günleri en az sıkıntı ile atlatacak kişi benim diye düşünüyordum, yanılmışım zira endişe evde geçirilecek verimli zamanlarımı baltalıyor ne yazık ki. Demek her şey huzur varsa güzel, dışarı çıkmamak bile. Umarım memleketçe en az hasarla atlatırız diye umut ediyorum. Dikkat edin kendinize lütfen ve sağlıkla kalın.

‘Onyedinci asrın büyük şairi Şeyhülislam Yahya Efendi öldüğü zaman cenazesi o kadar kalabalık olmuştu ki, Fatih camiinde kılınan namazından sonra cenaze alayı yapılamadı, herkes olduğu yerde durdu ve yalnız tabut, Çarşambadaki kabre kadar elden ele yürüdü.’

‘Van gölünde yüzen ilk Türk gemisi onaltıncı asırda Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Büyük sanatkar o zaman yeniçeri ocağında dülgerlikteki hünerleri ile tanınmış basit bir neferdi.’

‘Lale çiçeği Avrupaya Türklerden gitmiştir. Bu bir beyaz lale idi ve adı da (Dülbent Lale) idi. Fransızca lalenin ismi olan (tulipe) bu tülbent isminden bozmadır.’

‘Kanuni Sultan Süleyman sağ kulağında daima bir küpe taşımıştır, bu küpe, kulak memesine altın bir halkacık ile takılmış bir fındık büyüklüğünde ve armut şeklinde gayet kıymetli bir inci idi.’





25 Mart 2018 Pazar

DAHİ DİKTATÖR - A.M. CELAL ŞENGÖR



"18.Baskı 2016
133 Sayfa

"Atatürk'ün diktatörlüğü , dehanın diktatörlüğüdür."

"Osmanlıca diye bir dil yok. Osmanlıca bir "esperanto"dur, yani bir sürü dilin bir araya gelmesiyle yaratılmış yapay bir dildir.Osmanlıcayı layıkıyla okuyup anlayabilmek için Türkçe bilmek lazım, Farsça bilmek lazım, Arapça bilmek lazım.Bu üç dili bilmek lazım zira Osmanlıca bu üç dilden sadece kelime almakla kalmamış , bunlardan bir takım kurallar da almış.Böyle bir dil olmaz."

"Atatürk'ün yaptıkları esasen şapkadan tavşan çıkartmak değil, daha önce başlatılmış pek çok hareketin çok radikalize edilmiş devamıdır. Mesela imparatorluk , felakete gidildiğini gördüğü vakit kendince bir takım tedbirler almaya başlamıştır. Mesela Sultan Mustafa tüm din eğitiminden bağımsız Mühendishane-i Bahriyye'yi , Sultan III. Selim Mühendishane-i Berri'yi kurmuş, Sultan II. Mahmut ilkokul tahsilini zorunlu kılmıştır fakat bu zorunluluk sadece payitahtta uygulanabilmiştir."

"Sultan Mahmut , 'Madem modernleşiyoruz , Avrupa'ya benzeyeceğiz , şalvar giymek , çarık giymek, sarık takmak , kaftan giymek artık yasak .Pantolon giyeceksiniz , ceket giyeceksin(İstanbulin denen yakasız tür) , adam gibi ayakkabı giyeceksin , kafana da fes takacaksın.'

"Aslında bir Balkan serpuşu olan fesin önemi siperliğinin olmamasından kaynaklanıyor .Başını açmadan secde edilebilir .Dolayısıyla Müslümana uyan bir şapka diye düşünülmüş .Fakat bunda da şöyle bir sıkıntı var ;Türkiye'de fes imal edilmiyor . Çok ilginçtir ki, bir kumaşı boyayıp , doğru dürüst bir fes yapılamıyor . Fesler Viyana'dan geliyormuş. İstanbul'da fes yapmaya çalışan birkaç küçük imalathane varmış, ama yağmur yağdığı zaman feslerin boyaları akar, takanların yüzü kırmızı boya içinde kalırmış .Bundan da kimin kaliteli(yani ithal ) , kimin de kalitesiz (yani yerli) fes taktığı belli olurmuş."

"Kaybettiğimiz en acı harpler , Osmanlı'nın kendi tebaaları tarafından sırtından vurulduğu harplerdir .Balkan Harbi böyledir. Birinci Dünya Harbinde Arapların yaptığı budur; Büyük Taarruz'dan sonra Yunan ordusuyla birlikte kaçan yerli Rumlar'ın yaptığı budur."

"Yavuz ilk defa Arap tarzı İslam'ı içimize sokuyor ve  o dönemden itibaren Osmanlı'nın çöküşü başlıyor."

"Bilmiyorlar ki , Şeyhülislam fetvasıyla halifeler katledilmiş bu memlekette . Sultan Mustafa , Sultan (Genç) Osman, Sultan İbrahim, Sultan Selim katledilmiş .Bunlar hep fetva ile katledilen sultanlar , halifeler ."

"Atatürk ile beraber herkes kendi efendisi oldu Türkiye'de."


29 Ocak 2018 Pazartesi

HATİCE SULTAN - HIFZI TOPUZ

1. Basım 2000
3. Baskı 2000
246 Sayfa

"Yazı devriminden tam 135 yıl önce Türkçe'de Latin harflerini ilk kullanan Hatice Sultan olmuştu ."

"Sultanım, bir de sosyal dengesizlikler , adaletsizlikler var .Valiler çalıyor , mütegallibe denen beyler , ağalar çalıyor, rüşvet diz boyu .Yeniçeriler halkı soyuyorlar .Tüccarlar halkı sömürüyor .Sarraflar devleti batırıyorlar .Ulema halkı uyutuyor...."


III. Selim'in kız kardeşi Hatice Sultan'ı anlatan kitap , IV. Mustafa ve II. Mahmut'u da içine alan dönemin , politik , ekonomik durumuna bakış açısından önemli.

Her ne kadar yalın bir tarih kitabı olarak kabul edilemeyecekse de o dönemin belli başlı olaylarını anlatması ve bunu roman diliyle yapması gerçekten güzel ve etkili. 

Hıfzı Topuz'u geç tanıdığım için pişman olduğum bu kaçıncı kitabı hatırlamıyorum bile.

Ama hiçbir kitabından sonra , niye okudum diye düşündürmedi bana.

Bu kitabın ilk yarısında , Hatice Sultan'ın bireysel hayatı anlatıldığından ve anlatılanlar roman tadında olduğundan, bir miktar hayal mahsulü olarak görsem de 2. kısımdaki siyasi hareketleri anlatımına hayran kalmadım desem yalan .

Yaşarken kıymetini bilemediklerimizden biri daha , sanırım öldükten sonra , "vay canına " diyebiliriz rahatlıkla ardından .

Bir an önce okuyun dediklerimden .

15 Temmuz 2017 Cumartesi

BİR DÖNEM BİR ÇOCUK -ALTAN ÖYMEN

1. Baskı 2002
5. Baskı 2002
584 Sayfa

"....Ergun çok iyi arkadaşımdı.Babası da herhalde iyi bir insandı .Herhalde "komünist" olamazdı.

Peki ya komünistse?

O zaman "iyi insan " sayılmayacak mıydı?"

1932'de Öymen'in doğumuyla başlayan ve 1948'e kadar olan dönemi anlatan bir biyografi kitabı.

Ya da o dönemde Ankara'da yaşamış , okumuş bir ailenin çocuğunun dönemi -2. dünya savaşı ve Türkiye-  anlatışı.

Hem ekonomik , hem politik anlamda ülkenin gelişimi ve değişimini de görebilmek mümkün.

Devam kitabı da olacak diye yazmış Öymen, 2002 'de basılan bu kitabı okuyuşum 15 yıl sonra olabildiğine göre ,  diğerini ne zaman okuyabilirim kim bilir :(

Kitabın sayfa sayısına da aldanmayın 3'te 1'i fotoğraf , büyük punto ve akıcı bir anlatımı olduğundan okuması zor değil.






17 Mayıs 2017 Çarşamba

OSMANLI SARAYLARI , SARAY HAYATI VE HAREM -YAVUZ BAHADIROĞLU





1. Basım 2013
322 Sayfa

Topkapı Sarayı'nı daha önce 1 defa gezmiş fakat harem dairesi tadilatta olduğundan girememiştim.

Bu yıl , bildiğiniz üzere , Osmanlıca derslerinde alan çalışmaları yapıyoruz , bunlardan biri de Topkapı Sarayı'na idi. 

Ve işin güzel kısmı Harem dairesi açıktı, gerçi tam açık demek doğru olmayabilir , kısmen açıktı.

Saray hayatını ilginç bulmuşumdur her zaman , sadece Osmanlı'da da değil , Çin , Kore , Japon ve İngiliz saraylarını da ilginç bulurum .

Bu gezinin akabinde Saraylar ile ilgili bir kitap okumak istediğimde , sipariş ettiğim sitede ilk önerilenlerden biri bu kitap oldu.

Aslında o dakika anlamalıydım ve fakat anlayamadım.

Kitaba başladıktan sonra , Yazar'ın notu dikkatimi çekti , kendisine , "Tarihi Sevdiren Adam " derlermiş.

Biraz ilerleyince  Mustafa Armağan okuyormuşum  hissi oluştu bende , tam böyle düşünürken , yazar kendisinden "Sevgili Dostum" diye bahsetti ki bende fena halde jeton düştü ama fikir edinmek adına, her pencereden manzaraya bakmak lazım diyerek kitabı okumaya devam ettim.

Pek çok yabancı yazardan alıntılar yapmış Osmanlı Yaşamı için yazar , hepsini not aldım , ömrüm vefa ederse onları da okumak isterim.

Kitabın en enteresan tarafı Cellatlar kısmı. Bilmem neden ?

Yazara göre , "Böyle bir ortamda diktatörlüğün herhangi bir versiyonunun yeşermesi neredeyse imkansızdır . Zaman zaman diktatöryal yansımaları olan bazı uygulamalar ise , bugünün anlayışı ile değil, dönemin  zaruriyetleriyle birlikte düşünülmelidir."

Şimdi ben her şeyi anlıyorum , ecdat savunma mekanizması diye bir şey mevcut insanlarda kabul ediyorum fakat bu savunmayı yaparken daha dikkatli olmak zorundayız.

Kabulleniş; sorumluluk almak değildir .

Tarihi gerçekler, yumuşatılarak anlatılmaya çalışılmaması gereken , realiteler olmalıdır.

Olmuşsa olmuştur , o dönem yapılmış şeylerin şimdi savunulması, başka yerlere çamur atılmaya çalışılması  bir yerde komik duruma düşürebilir insanları . 

Bu sebepten tarihte her mevzuyu aklamaya çalışmamalı , olduğu gibi yazmalı insanlar , bunu yazdılar diye kimse onları yapılanlardan mesul tutmayacak , hakikatler de bu şekilde su yüzüne çıkacaktır. .

 Avrupa Saraylarında da şunlar şunlar olmuş diye bizimkilerin yaptıkları haklı olmuyor yani , varsa bilginiz bir kitap ta Avrupa Saray Hayatını yazarsınız , biz de oralarda neler yaşanıyormuş okur , öğreniriz .

Netice olarak , Bahadıroğlu da , arkadaşı Mustafa Armağan gibi gözümde tarih yazarı değil, tarihi masal/kurgu yazarı olarak yerini belirlemiş oldu.





14 Mart 2017 Salı

Bir GÜN Bir YER -EYÜP SULTAN

Bilenler biliyor , bilmeyenler için ;
AÖF(Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi ) 
Türk Dili ve Edebiyatı 2. sınıf öğrencisiyim.
'Yaşın biraz geçkin değil mi?' diyenler olabilir, öğrenmenin yaşı yok diye düşünenlerdenim.
(Yaşım 35 )
Bu bölümde okurken pek çok bilmediğim şey öğreniyorum edebiyata dair .

Ve bir de diller , edebiyatımızı anlamak için , bunlardan biri de malumunuz olacağı üzere Osmanlıca.

Fakat bu ölü dili sadece kitaplardan çalışarak öğrenmek oldukça meşakkatli , 1. yıl bir miktar zorlanarak ta olsa geçebildiğim Osmanlıca 'yı hakkıyla öğrenebilmek adına İSMEK'in(İstanbul'da yaşayanlar için ücretsiz pek çok bölümde ders/kurs alabileceğiniz kurum) Osmanlıca kursuna yazıldım 2016 ekim ayında .

Şu anda 2. kur olarak; Osmanlıca Kolay Metinler 'i alıyoruz , bu kur için alan çalışması olarak ta Eyüp Sultan'daki mezar taşlarını okumayı uygun gördü öğretmenimiz.

Öğretmenlik işini hakkıyla yapan , bu konuda bizlerin taleplerini karşılamaya çalışan , bu uğurda 'yeter ki öğrenmek isteyin' mantığı güden pek kıymetli bir öğretmenimiz var , Sabiha öğretmenime (okumayacak olsa da) kocaman bir teşekkür ediyorum buradan.



Nihayet 12.03.2017 Pazar olarak kararlaştırılan alan çalışması gününde , havanın inanılmaz soğuna ve yağmura rağmen Eyüp Sultan'dayız.

Eyüp Sultan , İstanbul'un Eyüp İlçesinde yer alan Eyüp Sulan Camii'nin bulunduğu , Eyüp Sultan Hazretlerinin yattığı rivayet edilen yerdir.



Peki kimdir bu Eyüp Sultan ,
wikipedia'ya göre;
Ebu Eyyûb El-Ensarî - doğum adı Halid bin Zeyd bin Kuleyb (Arapça: أبو أيوب الأنصاري; ö. 672[1] veya 674[2]), Türkçede Eyüp Sultan olarak anılan en büyük Sahabelerden biridir. İslam peygamberi Muhammed'i Mekke'den Medine'ye göç ettiği zaman evinde ilk misafir eden sahabidir. Bu misafirlik süresi yedi aydır. Bu sebeple kendisine bu olaydan sonra Mihmandar-ı Nebevî veya Mihmandar-ı Resul de dendiği olmuştur. Daha sonra 90'lı yaşlarında katıldığı ikinci İstanbul kuşatması sırasında şehit olmuştur. Vasiyeti üzerine İstanbul surlarının dibine gömüldüğü rivayet edilir. Fetih'den sonra Akşemsettin manevi keşif yoluyla mezarını bulur. Şu anda onun adına bir türbe, kendi adı ile anılan Eyüp semtinde ve kendi adı verilen Eyüp Sultan Camii'sinde bulunmaktadır.
Eh oraya kadar gitmişken türbenin içine girmemek olmaz .Etrafındaki çinileriyle de ayrıca ünlü olan türbenin ne yazık ki orijinal kalabilen çinileri çok az. 




Orjinalleri görmek için Louvre Müzesi ziyaret edilebilir ama Eyüp'te de restorasyonları yapılmış , yine de orijinal hallerini görebilmeyi dileyeceğiniz fevkalade bir sanat var.



Türbede Eyüp Sultan yatıyor mu , yatmıyor mu tartışmasına girmeyeceğim ama herhalde yerli turistlerin İstanbul'da en çok ziyaret ettiği yerlerden biri olduğunu söylersem , zannederim yanılmış olmam. Değişik inanışlar ile ritüellerin de yapılması ile kutsal kabul edilen bu yer , dilek dileyenlerin de uğrak yeri.


Alan çalışması yapmak için burasının seçilme nedenlerinden biri , Eyüp Mezarlığı.
Eyüp Mezarlığı'nda padişahlar, sadrazamlar, şeyhülislamlar, vezirler, kumandanlar, hanım sultanlar, saray mensupları, din, tasavvuf, ilim, fikir, sanat adamları, şairler ve halktan kişiler gömülmüştür.







Bu kişilerin mezar taşları Osmanlıca olup, bizim gibi Osmanlıca öğrenmeye çalışanlar için muazzam bir pratik yeridir.


"Ecdadımızın mezar taşlarını bile okuyamıyorlar(!)" demesinler diye , gittik ve 3 saat boyunca , bulabildiğimiz -sağlam kalmış- mezar taşlarını inceledik.
Kimlerin mezarlarını ya da taşlarını incelediğimizden önce şunu belirtmek isterim , ecdadımızın mezar taşlarının okunmasını isteyenler , o taşların kıymetini bilmeliler.


Yazık ki hiçbir şeyine  kıymet vermediğimiz ülkemde , mezarlıklar da bu sorumsuzluktan paylarını fazlası ile almışlar.
Pek çok taş kırılmış , bu kırılmaların doğal sebeplerden olduğu kabul edilse bile , gelişigüzel yerlere atılmış görüntüsü kabul edilir gibi değil.


Gelelim bizim gördüklerimize , ilk uğradığımız Sokollu Mehmet Paşa türbesi .

Nobel ödüllü yazar Ivo Andric'in aynı isimli bir kitabına da konu   olan Drina Köprüsü'nde de imzası vardır Sokolovic Mehmet Paşa 'nın. Ve tabii Mimar Sinan'ın 
:)



Yine Sokolovic Mehmet Paşa ile aynı köyden olan Lala Mustafa Paşa. Ve 28 yıl Şeyhülislamlık yapmış olan Ebussuud Efendi.



Şehzade Mehmet Kazım ve nice Sultanlar ....



Çok uzun bir yazı oldu biliyorum :)



Belki de sıkıldınız, çünkü sadece tarihe ilgi duyanların önemseyeceği şeyler bunlar.



Yine de sizlerle paylaşmak , kulaktan dolma olan bilgileri görsel olarak ta görmenizi ya da görmüş olanlarınız için kısa(!) bir hatırlatma için paylaşmak istedim.




Eyüp mezarlığı çok büyük , biz 2- 3 saat kadar gezebildik ve zannederim çok az yerini görebildik.



Daha çok görülecek /okunacak mezar taşı olmasına rağmen iliklerimize işleyen yağmur ve soğuğa direnemeyip , yeni alan çalışmaları için öğretmenimizden söz alarak Eyüp'ten ayrıldık.



İstanbul'da ne kadar kalırım , hayat bizi nerelere götürür bilinmez ama bu şehir görülmeye değer.


Burada olduğum sürece hep bilmek , hep öğrenmek arzusu duyuyorum.








Hatta okumaya , öğrenmeye , gezip-görmeye olan aşkım zannederim bu ilde zirve yaptı.



Dünyada pek çok görülecek yer var , öğrenilmesi gereken pek çok şey, umuyorum benimle birlikte yaptığınız/yapacağınız bu gezilerde sıkılmayacaksınız.





25 Mayıs 2015 Pazartesi

47-İMPARATORLUĞUN SON NEFESİ-İLBER ORTAYLI




*OSMANLI'NIN YAŞAYAN MİRASI CUMHURİYET


1. Basım 2014
302 Sayfa

"Bir devir ve bir medeniyet düşünün ki , bir yanda Shubert'ler, Bethoven'ler , bir yanda Rückert'ler ve bütün bunlara eşlik eden felsefi birikim... Mesela Hegel "Hiç kimsenin Osmanlı Tarihi yazdığı yoktu" diyor, bunu kendine dert ediniyor."

"Maalesef büyükannelerimizin çeyizi üzerindeki merak ve iştiyakımız tarihi vesikalar üzerinde gösterilmiyor."

" 'Yeni harflerin kabulüyle eski kültürümüz bitti' deniliyor.Sanki eski kültürümüzle eskiler çok iyi bağ kurmuşlardı. Eski tarihlerimiz, eski vesika derlemelerimiz maalesef bizden evvel ecnebiler tarafından yayınlanmışlardır."

"Osmanlı maliyesini iflas ettiren Dolmabahçe Sarayı 'nın inşası değildir, Kırım Harbi'dir."

"Savaş 28 Temmuz 1914'te başladı. Biz üç ay sonra 29 Ekim 1914'te katıldık .Bu çok açık belirtilmiştir.Sözde bize sığınan ve aldığımızı söylediğimiz Goeben ve Brelau, yani Yavuz ve Midilli zırhlılarının fes giydirilerek yerinde bırakılan Alman personelinin Karadeniz'e çıkıp izinsiz şekilde Rus limanlarını bombaladıkları hikayesi doğru değildir ve alçaltıcıdır. Hükümetin bu resmi mazeretinin doğrusunu söylemek lazım.Hem Enver Paşa 'nın hem de Bahriye Nazırı olarak Cemal Paşa'nın bu Alman komutan ve askerlere Rusya ve Kırım sahillerini bombalama emrini bizzat yazılı olarak vermeleriyle savaşa girdik."

"Unutmayalım, Sarıkamış için Batı'dan sevk ettiğimiz askerler yazlık üniformalarıyla cepheye götürülmüşür."

"Türkiye'nin bu savaşta (Çanakkale) kaybedeceği insan unsuru en önemli sorundu; nitekim bu sorun 1940 'ların sonuna kadar bir nesil boyunca da kendini hissettirecekti."

"Memleketimizin adını Türkiye (Turchia) Türkmenia olarak koyanlar da biz değiliz ;İtalyan gözlemcilerdir.Çünkü tüccar İtalyanlar o tarihte Akdeniz medeniyetinin sözcülerdir.Coğrafya ve dünyayı çok iyi bilmektedirler. Bizim koyduğumuz isim ise Roma İmparatorluğu'dur(İklim-i Rum veya Devlet-i Rum)."

"(Osmanlıca İçin)
Aslında II. Abdülhamid'in bile böyle bir değişimi düşündüğüne dair emareler mevcuttur.Çünkü  eski yazı içinde sesliler olmadığı için zor öğreniliyordu, arkaik imla kalıntıları vardı.

Bazı insanlar bunu bir drama haline getirdiler.'Alfabe değişimiyle kültür gitti ' diye yaygın bir kanaaat söz konusu ...

Halbuki kaldırılan yazı Çince değil; sistem olarak fonetik bir alfabedir.Akdeniz bölgesinin bir ucundan başlayan İbranca ve diğer sami dilleri alfabeleri , Fenike alfabesinden Ari diller olan Yunanca ve Latince'ye kadar gelir."

*************
VE DAHA NELER NELER!!!